hira

Anlamın kendi başına dili yoktur. Anlamı hangi dilde ifade ederseniz onun dili ifade edildiği dil olur. Dil, varlıkların kendi aralarında anlaşmaları için yaratıcı tarafından her bir varlığa ayrı ayrı verdiği bir müstesna özelliktir. Varlıklar içinde seçkin bir yeri olan insana ise bu konuşma özelliği ilk insan ve ilk peygamber Adem (a.s.) ile birlikte verildi. O yaratıldığı zaman meleklerin bile bilmediği eşyaların isimleri ona öğretildi. Peygamberler, Yaratıcının insanlarla ilişki kurmak için onların arasından seçtiği özel insanlardır. Büyük melek Cebrail, bütün peygamberlere mesaj/vahiy getiren ve bu işle görevli melektir. Vahiy, “Allah’ın peygamberlerine ulaştırdığı sözü, kelimesi, ke­lâmıdır. Allah’ın kelâmında harf, kelime ve ses bulunmadığı için onu belli bir beşerî dille aynılaştırmak ve meselâ “Allah Arapça konuşur” demek mümkün değildir. Öyleyse, Kur’an’ın Arapça inmesi ne demektir?

Allah’ın insanlara yol göstermek ve onları hidâyete erdirmek maksadıyla göndermiş olduğu bütün vahiyler, “Ümmü’l-Kitab=Ana kitab” veya “Kitab-ı Meknûn=Korunmuş Kitab” adı verilen bir kaynaktan gelmiştir. Vahiy, Ummü’l-Kitap’daki haliyle, mutlak ilâhî kelam olduğu için ses ve harflerden münezzehtir; herhangi bir beşer dilinde olmaktan uzaktır.

Yaratıcı, insanlara gönderdiği elçilerini meleklerden değil, kendi cinsleri olan, yiyen, içen, doğan, büyüyen ve ölen insanlardan seçmiştir. Yani Allah, her kavme kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş ve her peygamber içinde bulunduğu kavme ve bölgeye ileteceği mesajı kendinin ve kavminin konuştuğu dil ile almıştır. Peygamberlik sonradan oluşmuş bir kurum değildir. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir. Allah Teâlâ, engin bilgi hazinesinden insanları bilgilendirmek istediği zaman vahiy almaya istidatlı olan kullarından birini seçer ve ona, kelamını o elçinin kavminin konuştuğu dil kalıplarına dökerek gönderir.

Bu peygamberler silsilesinin son halkası olan Muhammed (sas.) de kendi ve kavminin konuştuğu dil ile son mesajı, Kur’an’ı aldı. Bir farkla ki, diğer peygamberlerin mesajları bölgesel veya sadece bir kavme yönelik iken, son peygamberin mesajı, Arapça olduğu için sadece Araplara gönderilmiş bir mesaj değil, Yaratıcı’nın dünyaya insan vasıtası ile söylediği son mesajdir, evrensel bir mesajdir.

Mesajın Arapça olması evreselliğine engel değildir. Mesajda veya herhangi bir iletişimde esas olan iletilmek istenen şeyin karşı tarafa aktarılabilmesi, iki tarafta anlaştıklarından emin olmasıdır. Bu nedenle, son vahyin ilk muhatapları ve peygamber Arapça konuştukları için, mesajdan maksadın anlaşılması, anlatılması ve yaşanması için bu dil seçilmiştir. Muhatabın anlamadığı bir dilden konuşmak hem mesaja hem de muhataba eziyet etmek demektir.

Herhalde, bir ümmete gönderilen ilâhî bir kitabın, o ümmetin diliyle gönderilmesi kadar tabii bir şey düşünülemez. Çünkü insan ne ile sorumlu tutulduğunu, ilâhî iradeye uygun hareket tarzlarının neler olduğunu bilmeden bu sorumluluğunu yerine getiremez. Elbette ki bu da, onun kendisine anlayacağı bir dille hitap edilmesiyle mümkün olabilir. Bu yüzdendir ki, Yaratıcı, insanları bilgilendirmek istediğinde kelamını onlara kendi lisanlarıyla indirdiğini haber vermiştir. Zaten muhataplara anlamadıkları bir dil ile direktifler verilmiş olsaydı, onlar buna itiraz ederlerdi. İşte her kavme kendi konuştukları bir dil ile ilâhî mesajların gönderilmesi Yaratıcı’ın bir kanunudur. Buna biz, Sünnetullah diyoruz. Bu Sünnetullah’a uygun olarak Yaratıcımız olan Allah, insanların hayatlarını düzenli hale getirmek için kullanmaları gereken kılavuzu, bütün insanlığa söylediği son sözünü, insanların arasından seçtiği son elçisine onun diliyle, Arapça olarak indirmiştir.

Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesinin sebebi de işte budur; Peygamber’in, ana dili Arapça olan bir toplumun içerisinde doğup büyümüş olmasıdır. Şâyet Kur’an Arapça olarak değil de başka bir lisanla indirilmiş olsaydı, bu durum hem Resûlullah’ın tebliğ vazifesini daha fazla zorlaştıracaktı hem de vahyin ilk muhatapları durumunda olan Arapların, mesajı anlayıp amel etmelerini güçleştirecekti. Yani Peygamber ve ilk Müslümanlar her türlü engellere rağmen bir de yabancı dil problemiyle karşı karşıya kalacaklardı.

Apaçık Kur’an’a andolsun ki biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’an kıldık” (43/2-3) âyetinde Araplar’ın itirazlarına cevap vardır. Öyle anlaşılıyor ki, onlar: Bu Kur’an Allah tarafından ise, neden öteki kitapların diliyle indirilmiyor? demişlerdi… İşte onlara cevap olmak üzere Arapların anlamaları için söz konusu kitabın Arapça indirilen ve açıklanan bir kitap olduğu kendilerine hatırlatılmıştı. Büyük İslam Hukukçusu İmam Şafiî (ö.204/820)’nin de belirttiği gibi Allah’ın kelamı, Arapça’da Kur’an, Süryânîce’de İncil ve İbranîce’de Tevrat olmuştur.

Bu yüzden, bugün yeryüzünde bulunan Kur’an tek bir nüshadır, hepsi aynıdır. Cebrail’in peygambere getirdiği ve öğrettiği gibidir, orjinaldir, melek veya insan sözü değildir, Yaratıcı’nın bütün insanlığa söylediği son sözüdür.  Ama Kur’an anlaşılmak ve gereğince amel edilmek ve hikmetleri üzerinde düşünülmesi gerektiği için indirildiğinden, Arapça bilmeyenler için başka dillere tercemesi zaruridir. Ancak hangi dile olursa olsun yapılan bütün bu tercemeler Kur’an değildir, Kur’an tercemesidir. Kur’an bir tektir o da Arapçadır. Bu nedenle de, Türkçe Kur’an, İngilizce Kur’an, Çince Kur’an, vb. tabirleri doğru değildir. Aynı dilde birden fazla değişik Kur’an tercemesi yapılaması da, Arapça’nın kelime ve dil yapısından kaynaklanan özelliklerinden dolayıdır. Kur’an Arap dili ile indirilmiştir, kıyamete kadar da hiç bir harfi değişmeden öyle kalacaktır. Onu bozmak veya değiştirmek isteyenler buna güç yetiremeyeceklerdir, tarih buna şahittir.

KAB Platformu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir