kuranla_buluşma_anları

Kur’an Arapça’dır. Arapça kendine has özellikleri olan çok zengin kelime hazinesine sahip, kökü eskiye dayanan bir dildir. Bu dilin de kendi içinde lehçeleri vardır. Kur’an, Arapça ve Kureyş lehçesi üzerine inmiş ve o şekilde kitaplaştırılmıştır. Arapça kelime, isim ve harflerden oluşur. Dilin kelime ve cümle yapılarını anlatan (sarf ve nahv) dilbilgisi kuralları vardır. Arapça 28 harften ve bu harfler de 17 ana karakterden oluşur. Dilin kelime ve cümle yapılarındaki çok büyük esneklik, fikirleri daha kolay ve değişik şekillerde ifade etmeyi de kolaylaştırmaktadır. Bir kelime birden fazla ve bazen zıt anlamlar taşırken, bir şeyin ismi için de bazen yüzden fazla kelime kullanılmaktadır. Bir şeyi tarif eden farklı kelimeler o şeyi sadece tarif etmez, tarif edilen eşyanın en ince detaylarını verir. Dolayısıyla Arapça dili başka dillere çevrilirken bu inceliklere dikkat edilmezse, anlatılmak istenen ince mana kavranamaz.

Dolayısıyla Arapça’dan başka bir dile çeviri yapmak için sadece sarf veya nahv bilgisine sahip olmak yetmediği için, o dilin inceliklerini, kullanım özelliklerini anlatan diğer belağat, fesahat, beyan, bedi’… ve diğer edebî sanatları ve ifade tarzlarını öğreten ilimlerin de bilinmesi gerekli ve hatta zaruridir. Tercemeye konu olan şey bir de dinî metin, daha doğrusu Kur’an ise, bilinmesi gereken başka bilgi ve ilimler de  gerekmektedir.

Osmanlı’da tefsir en son öğrenilen veya öğretilen ilimdi. Çünkü Kur’an herkes tarafından anlaşılamazdı. Onu anlamak için yukarıda bazılarını saydığımız ilimler silsilesinin öğrenilmesi gerekirdi. Bu ilimleri öğrenen kişi Kur’an’ın ne diyorunu öğrendiği gibi artık ne demek istiyorunu da anlatmaya başlardı. Alimler Kur’an’ı anlar ve topluma hap gibi sunarlardı. Çünkü zaten yönetim, idare esaslarını Kur’an’dan alıyor, Kur’an ruhu bütün toplumu kuşatıyor, sokağa hakim oluyordu. Osmanlı’daki bu gelenek onun yıkılması ile kalktı ama, “Kur’an’ı herkes anlayamaz. Onu ancak hocalar anlar.” anlayışı devam etti. Böylece dinden koparılan halk Kur’an’dan ve onun manevî ikliminden de koparılmış oldu.

Halkın çoğu İslam kültürü ile yaşadığı için İslam’ın ve Kur’an’ın kelimelerinin ifade ettikleri anlamları başka bir izaha gerek kalmadan anlıyorlardı. Hayatı yaşarken kullandıkları kelimelerin bir çoğu Kur’an kelime ve kavramı, kendilerini ve düşüncelerini anlatmak için kullandıkları yazı Kur’an yazısı idi. Dolayısıyla bu hayatın içindeki kullanılan kelime ve kavramların bugünkü gibi yanlış anlaşılması mümkün değildi.

Osmanlı yıkılsa da halkın sahip olduğu Kur’an ve İslam kültüründen dolayı kutsallara olan saygısı azalmadı. Ama bu saygı zaman içerisinde şekil ve içerik değiştirdi. Abdestsiz yere basmayan bir seviyede olan halk tabiki Kur’an’a da abdesti olmadan dokunmayacaktı. Halkın ekseriyeti abdesti ve namazı terketti ama “Kur’an’a abdestsiz dokunulmaz” anlayışını terketmedi ve Kur’an dokunulmayan, dokunulursa çarpan kitap haline geldi. Kutsala saygının devam etmesi dolayısıyla ona dokunulmadı, dokunmak için abdest alınmadı ve o kutsal, hayattan alınıp hayat kitabı olmaktan da uzaklaştırılarak duvarlarda süslü çantalar içindeki yerini aldı.

Halk duvara astığı bu kutsalının önce harflerini unuttu, sonra okumayı unuttu, daha sonra onu duvarda tamamen unuttu. Sadece cenazeleri olunca, mevlid okuyacağı zaman, başı derde girince ya da fal bakmak için hatırlamaya başladı. Ondan o kadar uzaklaştı ki, onun sadece hocalara indirilmiş ve hocaların  anlayacabileceği bir kitap olduğunu düşünmeye ve böylece inanmaya başladı.

Yıllar geçti, kutsal kitabını unutan nesil cenazelerini kaldıracak kitap sahibi ve duvara astığı kitabını ölülerine okutacak kişiler bulamamaya başlayınca ne yapacağını bilemedi. İmanlıydı, ölülerine mutlaka arkalarından Kur’an okutmalıydı, hem de bu 7 gün devam etmeliydi. Sonra bunlara 40. ve 50. günler de eklenmeliydi.

Kutsala saygı duyan ama onu hatayından uzaklaştıran nesil, zaman içerisinde, tekrar hayatına can verecek, dünya ve ahiretini kurtaracak olan duvarda unuttuğu bu kitabını hatırladı. Ona önce uzaktan baktı. Belki o dedesinden veya babasından kalma bir hatıra idi. Dedesi, babası onu okurlardı ama anlamını bilmezlerdi. Okuduktan sonra da öpüp başlarına koyar, sonra da saygı ile yine o süslü kılıfına koyar duvardaki yerine asarlardı. Çocukları dokunacak olsa, aman ha dokunma yoksa çarpar demeyi de ihmal etmezlerdi.  O kutsaldı, okunmalıydı ama anlaşılmamalı mıydı?

Evet, hem okunmalıydı, her harfine on sevap kazanılmalıydı, hem de anlaşılmalıydı. Evet bu kutsal okunmalıydı, çünkü Allah Teâlâ’nın Kelâm-ı Kadîm’iydi. Bu da neydi? Dedelerimizin ve babalarımızın kullandığı bu tabiri biliyorduk ama anlamıyorduk, bu ne demekti? Onu okumayı unuttuk ama, ondan hayatımıza girmiş olan kelime, kavram, tabir ve cümleleri anlamlarını bilsek de bilmesek de kullanmaya devam ettik. İnşaallah, maşaallah, sübhanallah, estağfirullah… ama bunlar ne demekti? Camide vaaz dinlerken vâiz efendinin söylediği kelime ve cümleler ne anlama geliyordu? “Allah sübhânehû ve tekaddes hazretleri” ne demekti?  Kelimeleri biliyordum, hep duyuyorum ama gerçekten ne demiş oluyordu vâiz efendi? Sahi, her namazdan sonra 33 kere sübhanallah, 33 kere elhamdülillah 33 kere Allahu ekber diyordum, ne demiş oluyordum acaba?

Öyle zaman geldi ki, kutsalı okumak, okumasını öğrenmek suç olmaktan çıktı. Bunun için harıl harıl Kur’an kursları açıldı, imam hatip okulları açıldı, yetmedi ilahiyat fakülteleri açıldı. Duvarlada unutulan kutsal, rahlelere, masalara, ellere ve kucaklara indi. Ezberlenmeye başlandı. Güzel sesli hafızlar onu en güzel sesleriyle okumaya başladılar. O hayatamızın kılavuzu okunmaya, ezberlenmeye başlandı ama, ne diyor, ne demek istiyoru üzerinde fazla durulmadı. Bu bilinmediği için güzel sesli hafız nikah merasiminde boşanma ayetlerini, cenaze evinde nikah ile ilgili ayetleri okumaya devam etti.

Dillerimize ve ağızlarımıza inen bu kutsalın ne dediğini anlamak için büyük sarıklı ulu hocalara iş düşüyordu. Çünkü onlar Kur’an’ın ne dediğini başka bir dile terceme etmek için gerekli bütün Arapça dil ve belağat bilgilerini okumuşlardı yıllarca medreselerde. Şimdi onları kullanmanın tam zamanı idi. Aç gönülleri bu hayat veren su ile sulamak, susuzluklarını dindirmek gerekiyordu. Türkçe mealler ve tefsirler yazılmaya başlandı. Ama Kur’an’ı herkes anlayamaz anlayışı devam ettiği için bu güzel ve hayat dolu tefsir ve meallere pek rağbet olmadı. Onları yine hocalar aldı ve hayat veren kılavuzlarının ne dediğini anlamaya çalıştılar, okumaya başladılar. Bu meal ve tefsirleri önce yine hocalar okumaya başladı. Çünkü onlar da uzun bir fetret devresinden sonra tekrar bu Kutsal ile barıştılar ama onun asıl dilini anlamaz hale gelmişlerdi. Anladıkları, okudukları ve okunduğu zaman onun Kutsal Kitap olduğu idi.

Kur’an’a saygı ve hürmetten olsa gerek, tercemelerde kullanılan kelimelerin çoğu yine Kur’an’da geçen kelimelerdi ve sadece latin harfleri ile yazılmışlardı. O kutsalın tercemeleri zaman geçtikçe yine anlaşılamaz olmaya başladı.

Kur’an ve onu halka duyurmaya çalışan hocalara karşı toplumda filmler ve karikatürlerle aşağılama kampanyaları sürdü gitti. Kur’an’ın çarpan kitap olduğu hep vurgulandı. Ayrıca fal ve ölülere okunan kitap olduğu algısı ve uygulaması devam etti. Buna dur demek gerekirdi. Allah’ın kulları onun mesajını okumalı, dinlemeli ve manasını anlamalı idi.

“Yaradanımız, insanı ve kainatı niçin yarattığını, insanın vazifesinin ne olduğunu kitaplar göndermek suretiyle tarif etmiş, bu kitaplarını gönderdiği peygamberleri, o tarifleri hayatlarına birebir uygulayarak bir nevi yaşayan kitap olmuşlardı. En son gönderilen kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’in gönderildiği son peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra, onun görevlerini, onu model, önder ve lider olarak bütün benliğiyle benimsemiş olan tasavvuf yolunun liderleri devam ettirmek suretiyle mesajın güncelliğini sürdürmüşlerdi.” Bu güncelleme dün olduğu gibi bugün de devam ediyor. Ve o güncelleme şöyle diyordu:

“Ey insanlar! Muhakkak ki size Rabbiniz’den bir delil olarak mucizelerle Muhammed geldi ve size apaçık bir nur olarak Kur’an’ı indirdik.”4/174 “Gerçekten, bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir ve yararlı işler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.”17/9

Bu Kur’an ayetleri, dün olduğu gibi bugün de, azamet ve merhamet sahibi, yüce yaratıcımızın biz kullarına lütf-u ihsanının ve cömertliğinin çok açık bir göstergesidir. Allah (c.c)’ın bu hitabının, bugün itibariyle de, seni, beni ve dünyamızda yaşayan tüm insanları hedef aldığını bir kere daha hatırlamak gerekiyor.

Öyleyse, yeniden, lütfen, her türlü ön yargıdan uzak, temiz, duru, dingin bir kalp ile Kur’an-ı Kerim’i idrak edecek şekilde okumaya başlayalım. İnanıyoruz ki, Allah (c.c), okuduklarımız doğrultusunda yaşar isek, bizlere, dünya ve ahiretin güzelliklerini, hayal dahi edemeyeceğimiz bir cömertlikle ihsan edecektir. Çünkü o, tüm insanlara, Amerikalı’ya, Çinli’ye, Japon’a, Afrikalı’ya, Rus’a, İngiliz’e, Türk’e, önceki kullanım kılavuzlarını tahrif ederek kendi nesillerine ihanet edenlere, kılavuzları getiren elçilere kasd edip öldürenlerin torunlarına, kendisini arayan kaybolmuşlara, Allah’ın hidayet dilediklerine, bir “İnsan Kullanım El Kitabı”dır.

Kur’an’daki kelime ve kavramlar bizim dilimiz olmalıdır. Onlarla konuşmalıyız. O kelime ve kavramlara bütüncül olarak bakmalıyız. El kitabımız her zaman elimizde olmalı ve bizi doğruya kılavuzlamalıdır.

KAB Platformu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir